Emin Aydoğan ve Yeni Şükran Oteli

Birkaç sene önce Yalçın bey ve Arzu hanım’ın uyarısı ile öğrenmis bulundum Yeni Şükran Oteli’ni ve Yeni Şükran Oteli’nin dar ve ışık almayan koridorlarında uzayıp giden fotoğraflardan oluşan sergiyi.  Daha sonra Emin bey ile de tanıştık, kendisini pek sevdik. O zamanlar fotoritim’e başka bir isimle yazmıştım sergi ile ilgili bu yazıyı, madem cepten yemeye başladik, sonuna kadar gidelim.  İyi okumalar.

Uğultulu bir kalabalığın yalnız bırakmadığı Kemeraltında Yeni Şükran Otelinde sessiz sedasız bir fotoğraf sergisi varlığını sürdürüyor.  Serginin bu mütevazı ve iddiasız varoluşu, esnaf çığırışları, ayakkabı tezgahları, döner kokuları ve acele atılan terli adımlar arasında gözden kaçırılmaya alışkın bu otelin kaderi haline gelmiş yalnızlığına da çok ters düşmüyor aslında. Hayatının son bir kaç yılını bu otelde geçiren Emin Aydoğan’ın fotoğrafladığı odalar, insanlar, yansımalar ve gölgeler, otelin serin yalnızlığını ve inatçı huzurunu içselleştirmiş gayrıresmi ilmühaberler gibi karşılıyor izleyicilerini. İsterseniz önce Emin bey’in ağzından bir sergiyi tanıyalım, sonra biz de bir kaç kelime ile gördüğümüzü anlatmaya çalışalım:

 

“Dünyanın en büyük açık hava çarşılarından biri olan Kemeraltı, yaklaşık 500 yıllık tarihi boyunca İpek Yolunun batıdaki liman kenti İzmir’in ticaret merkezi olma konumunu korumuş; ticaret merkezi olmasının yanı sıra farklı dinlerin ibadethanelerine evsahipliği yapmış, yerli yabancı tüccarların konakladığı hanlarla konaklama merkezi olmuş, sanayi devrimiyle beraber değişen konaklama ve turizm anlayışıyla beraber eski han geleneğinin yerini modern oteller almaya başlamıştır. Otel ve Diğerleri isimli fotoğraf projesinin konusunu ve çalışma alanını oluşturan Yeni Şükran Oteli yaklaşık 120 yıllık tarihiyle kemeraltının modern anlamda ilk ve yaşayan tek oteli konumundadır. Zamanında zengin tüccarların, turneye gelen tiyatrocuların kaldığı otel zamanla statüsünü yitirmiş ve günümüze kadar ikinci sınıf otel olarak hizmete devam etmiştir.

  

Yeni Şükran Oteli ile tanışmam 2005 yılında çalıştığım TV kanalına hazırladığımız belgesel çekimleri sırasında oldu. Kapısından girince zamanın yüzyıl önce durduğu bir atmosferle karşılayan yapıyla ilgili herhangi bir fotoğrafın ve detaylı bir bilginin olmaması, yapı gibi otel sakinlerinin de alışılmışın dışında yaşam tarzları ve samimi yaklaşımları onlarla beraber yaşamaya ve fotoğraflamaya itti. Çekimler yaklaşık iki seneyi buldu. İlk başlarda fotoğraf makinesinin otelin kabul salonlarında, koridorlarında, resepsiyonundaki başlayan yolculuğu zamanla otelde konuk olanların beni komşuları olarak benimsemeye başlamalarıyla, odalarına sofralarına misafir olmayla devam etti.

 45 siyah beyaz beş renkli fotoğraftan oluşan otel ve diğerleri 7 kasım2008 tarihinde konusu gibi sergi mekanı olarak yeni şükran otelinde sergilendi ve fotoğraflar otel yaşadığı müddetçe duvarlarında ziyaretçilere açık kalacak.

Zengin bir kültürel varlığa sahip İzmir’de konu, çekim süreci ve sergileme alanı olarak ilk olduğunu düşündüğüm bu projenin İzmir’de fotoğraf amaçlı çalışan dernek ve fotoğrafçı arkadaşlara zihin açması, belgesel fotoğrafın sorgulanması açısından iyi bir örnek olduğunu düşünmekteyim. Özellikle fotoğraf yarışmaları ve falcılıktan öteye geçemeyen fotositeleri için fotoğraf üretilen şu süreçte…”     

 

Dilerseniz en sondan başlayalım sözümüze. Belgesel fotoğrafın ne olduğu ya da olması gerektiği konusunda kallavi bir tartışmaya ne bendenizin bilgisi ne de Türk entelijensiyasının tartışma adabı yeterli gelir nacizane kanaatimce. Bu sebeple, o konulara hiç girmeden şahsi fikrimi söylemeliyim ki; Emin bey’in fotoğrafları belgesel olarak nitelendirilecekse eğer (ki buna yapılacak itirazlar tartışılabilir) ve kendisi fotoğraflarının “belgesel fotoğrafın sorgulanması açısından bir örnek olduğuna” inanıyorsa, bu fotoğrafların ancak kişisel belgesel fotoğraflar olarak değerlendirilebileceğini ve bu açıdan Türkiye’de gerçekten de eşine az rastlanır örnekler olduğunu ifade etmek isterim. Emin Aydoğan’ın fotoğraflarına kişisel birer belge niteliğini veren sadece hemen göze çarpan samimiyet ve içtenlik değil elbette; fotoğrafa konu mekân ve insanların teklifsizliği ve duruluğu ve çoğu durumda makinenin aracılığı ve ile zedelenen ve “kirlenen” bakan bakılan ilişkisinin doğurduğu gizil iktidar-iktidarsızlık çelişkisinin bu fotoğraflarda neredeyse hiç olmayışı. Emin Aydoğan, Nan Goldin’in deyişi ile “kabileden birisi” besbelli ve aynen ailesini, yakın çevresini ve sıradan ancak kişisel olan herşeyi (nesneleri, yapıları, sokakları, coğrafyayı vs.) fotoğraflayan birçok kişisel belgeselci gibi[1] sadece paylaşılan ortak anıları kayda alıyor, kafasında bir proje ile dolaşmıyor, neyin ya da kimin daha güzel fotoğraf vereceği ile ilgilenmiyor, çarpıcı “an fotoğrafları” aramıyor gözleri. Emin Aydoğan’ın fotoğrafladığı otel sakinleri çoğunlukla pek kimsesi olmayan emekli kadın ve erkekler ile yine Kemeraltının yaşı geçkince esnafı ve bir otel sakininden daha çok otelin ev sahibi gibi, otel ile birlikte yaşıyor, otel ile birlikte yaşlanıyorlar ve suretleri otelin loş koridorlarında asılı iken hala, fotoğraflardan çıkmış gibi birden bire karşınıza dikiliveriyorlar, günlük hayatlarını sürdürme telaşı ile.

            

Kamusal alanın[2] çok dışında, kendine ait kuralları, değerleri ve ritüelleri olan özel yaşam alanları, bir tür madun (subaltern) gettoları kuran düşkün insanları fotoğraflamak aslında belgesel fotoğrafın neredeyse en popüler ve en kolay iş yapan alanı gibi görünüyor. Türkiye özelinde konuşursak eğer, bize yüzyıllar boyu yetecek fakir ama mutlu Çingene, ayakları çıplak Balat veledi, Doğulu tarım işçisi ya da her şeye rağmen gülücüğünü yüzünden eksik etmeyen Safranbolu’lu yaşlı teyze fotoğrafı ulusal imge stoklarını doldurdu, taşıyor.  Ancak, biraz daha ileri gidip, daha nitelikli fotoğraflar üreten, gettolaşmış özel yaşam alanlarını (eğer böyle bir şey mümkünse) “anlamaya” ve hele hele “anlatmaya” soyunmuş ve bunda da bir nebze başarılı olmuş, kelimenin tam anlamı ile şehirli küçük burjuva algılarımızın bizden gizlediği o “küçük” insanların dünyasına sokabilmiş çalışmalar da yok değil. Altan Bal’ın Bekar Odaları, Coşkun Aşar’ın Karanlıktaki Çocuklar, ya da Anıl Gürten Özgüç’ün Otel Odaları (itiraf edeyim bu sonuncuyu FBP bana hatırlattı) başlıklı çalışmaları bu satırları yazan kulunuzun kısıtlı dağarcığına bir anda doluşuveren ve Capa’nın söylediği gibi anlamak için “yakın durmaya” çalışan samimiyet örnekleri. Ancak, yine de, herhangi bir belgesel fotoğraf “projesi” gibi, bu fotoğraf projeleri de “tasarlanmış” örnekler. Önceden herhangi bir özelliği ile tanımlanmış ve proje konusu olmaya değer görülmüş bir insan grubunun “içine sızıp”, “onlara” yönelik bilgi toplamak, güvenlerini kazanıp “nesnel” bir gözle yaşamlarını belgelemeye gayret göstermek, süreç içinde hem mekan hem de insanların ne zaman ve ne hallerde daha iyi “fotoğraf” verdiğini tespit ederek belirli bir estetik ve formal tarzı oturtmaya çalışmak, tüm bunlar zaten belgeseli sorunlu yapan fotoğrafik nesneden yabancılaşma ve fotoğrafçının yürüyen, konuşan ve anlamaya çalışan bir fotoğraf makinesi haline gelmesi sürecinin aşamaları. Özne ile çalışırken nesne(l)leşmek, ancak insandışılaşma (dehumanization) ve kimlikler ötesi bir kimliksizleşmeyi deneyimlemek ile mümkün görünüyor ve bu başkalaşım, (Vertov’un zamanında şevkle ilan ettiği) insanın makinasal göze dönüşümü ve fotoğrafçı ile fotoğraf makinesi arasındaki muğlak iktidar ilişkisi, izleyiciye, imgenin tüketicisine, bir samimiyet sorunu olarak yansıyor çoğu zaman. Bu bağlamda, Emin Aydoğan’ın çalışması, diğer “proje” çalışmalarından ayırıyor kendini, çünkü bir proje çalışmasında olması gerektiği gibi, fotoğrafçı imgeyi değil, imge fotoğrafçıyı takip ediyor Emin Aydoğan’ın fotoğraflarında (bu noktada belki Şevket Şahintaş’ın Gecenin Öteki Yüzü başlıklı çalışması ile kıyaslanabilir Yeni Şükran fotoğrafları). İmge, zaten o otelin içinde o oteldekilerle birlikte yaşıyor ve geçen günü ve insanları ve birlikte yenen yemekleri ve pencereden dışarıda yağan yağmuru birlikte seyretmeleri ve pişpirik oynarken hile yapan arkadaşlarını kaydettiğinde de Emin Aydoğan hayatı belgelemiş oluyor. Belgesel yapmak için binlerce dolarlık malzemeleri yüklenip, kimsenin girmediği köyler, kimsenin görmediği geleneksel törenler aramaya gerek olmadığını, şehrin varoşlarına ve dışarıda bırakılmışların sefaletine iştahla saldırmadan da hayatın belgenebileceğini hatırlatıyor Emin beyin fotoğrafları. Politik bir mesaj vermenin, politik ajitasyon ve hakim ideolojinin mağdur ettiklerinin omuzuna binmeden de yapılacağını, aksine kişisel olanın da politik olabileceğini ve kişisel olanın politize edilmesinin yalancı muhalefet bloklarında kolkola geçmiş köşe babalarının da huzurunu bozacağını işaret ediyor.

   

John Berger, fotoğrafın hayatı bir noktada kesintiye uğrattığını ama anı dondurmak ve ölümsüzleştirmek yerine anı ve anıları muğlaklaştırdığını söylüyor. Geçmişe dair tüm hatırlananların, kendimize ait tüm bildiklerimizin ve toplumsal belleğimizin egemenlerin emrinde medyatik birer yanılsama olduğunu söylemek artık distopik bir hezeyan sayılmıyor malum. Dijital çağın flaneurleri, ellerinde makineleri ile sokak sokak memleket memleket geziyorlar ve aynen 19. yüzyıl Oryantalistlerinin bir zamanlar doğunun çöllerine yaptığı gibi, fakirliğin, acının ve çaresizliğin topografyasını çıkartıyor; her postmodern küçük burjuva gibi, kendi içlerine bakmaktan kaçınmak ve kendileri yüzleşmemek için dışarıya, öteki dünyalara ve ötekilerin yoksunluklarına bakarak skopofilik açlıklarını şehvetlerine katık ediyorlar. Bu çağda içe dönüş ve benmerkezcilik olarak vücut bulan yabancılaşmanın belki de Baudrillard’ın söylediği anlamda bir içe patlayışın doğal sonucu olduğunu ve insanın toplumsal olanı anlamak ve biçimlendirmek gibi sınırları belirsiz ve eninde sonunda merkezi iktidarı yeniden üretecek hayalleri terkedip kendini anlamaya çalıştığında ve kendi tarihini yazmaya başladığında ancak “tarih yapan özne” olabileceğini görmezden geliyorlar belki de. İnsan en çok ve bazen yalnızca kendine bakmaktan korkar, kendilerine bakmaya bakmaya bunu da unutuyorlar. Emin Aydoğan’ın fotoğrafları, bu sebeple, bir insanın kendine bakmaya çalışmasının güzel örnekleri, son derece kişiseller ve bakmasını bilenler için son derece sağlam belgeler.   

 

[1] (yeri gelmişken anmadan geçmeyelim; Geniş Açı Proje Ofisi atölyelerinde Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler bu tür çalışmaların bir çok başarılı örneğini Türk fotoğrafseveri ile tanıştırıyorlar) 

  [2] Burada Türkiye’de resmi ideolojinin tanımladığı kamusal alanı değil, Habermas’ın tanımladığı anlamı ile kamusal alanı ifade etmek için kullanılıyor.

Reklamlar
Comments
One Response to “Emin Aydoğan ve Yeni Şükran Oteli”
  1. arife saygı dedi ki:

    Emin Aydoğan’ a sonsuz teşekkürler.Fotoğraf sergisi için Yeni Şükran oteline gittiğimde kendisiyle değilse de fotoğraflarıyla tanıştım, Yıllardır önünden geçtiğim ama farkına varmadığım, bir tarihe ışık tutan, şehrin öteki yakasındakiler için anlamı çok büyük olan; bu farkındalığı bende uyandırdığı gözüme ve gönlüme kattığı zenginlikten dolayı çok çok teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: