Fotoğraf ve Ötekileştirme

BBC World Service Brezilya’ya giden foto turlarının haberini veriyor radyodan. Sayıları gün geçtikçe artan Avrupa’lı fotoğraf avcıları, dünyanın en büyük suç merkezlerinden Sao Paolo’nun arka sokaklarında suçun, fakirliğin ve düşkünlüğün fotoğrafını çekebilmek için objektifleri ile iz sürüyorlarmış. Brezilya’lı tur operatörlerinin durumdan memnun olduğunu söylüyor ajans, bunun Avrupalı zengin ülkelere dünyanın başka yerlerinde yaşamın nasıl sürdüğünü göstermek için bir fırsat olduğunu düşünüyormuş turizm acentaları. Kendilerince haklılar belki de. Brezilya polisi baştan uyarısını yapıyor ve köşeye çekiliyor sizleri koruyamayız fakirliğin ve yılgınlığın kokusunun sindiği suç sokaklarında diyerek. Onların da içleri müsterih anlaşılan. Sao Paolo’nun ihtişamlı zenginliği ve büyük fabrikalarının bacaları arkasında, şehrin hemen dibinde aslında ama şehrin gözlerinin çok uzağında kalan mahallelerde umutsuzluk ve yokluğun verdiği hınçla güne başlayan milyonlarca kadının, erkeğin ve çocuğun, yaşadıkları sokaklara ve evlere bir hayvanat bahçesine girer gibi rahatlıkla objektiflerini uzatan yabancılar hakkında ne düşündüğünü bilemiyoruz. BBC haberciliğin hakkını veriyor belki de ve yoksulu varsılın gözünden yoksulsuz anlatıyor.

 

Radyonun dokunup geçtiği bu iki dakikalık haber spotu, çok tartışılan ve belki de kesin bir cevabı olmadığı bilinmesine rağmen tartışılmaya devam edilecek bir konuyu gündeme getiriyor. Gerçeğin, insana ait gerçeğin,  fakirliğinin, yokluğunun, acısının, çaresizliğinin, ümitlerinin ve ötekiliğinin fotoğrafı çekilebilir mi? Dikkat ederseniz çekilmeli mi demiyoruz henüz, o ancak başka ve daha uzun bir tartışmanın konusu olabilir. İnsanoğlunun yalın halinin fotoğrafı çekilebilir mi şimdilik daha önemli bir soru gibi görünüyor. Fotoğrafçı, gerçeklere hiç dokunmadan belgeleyebilir mi insanın kötücüllüğünün yol açtığı yıkımı? Modernliğin sistemli bir şekilde şehirli burjuvanın hayatından çıkardığı ölümü, hastalıkları ve yoklukları sürgün edildikleri kenar mahallelerden alıp önümüze getirebilir mi rahatsız olalım ve unutmayalım diğer yarımızı diye? Fotoğraf, etnik, dinsel, kültürel ve fiziksel olarak farklı olanı, Fordist yaşam tarzının sadece ürünleri değil insanları da tek tipleştirdiği militarist bir renksizlik ve düzen saplantısının ötesinde, bir karnaval şenliğinde ve anarşisinde (Bakhtin’i de anarak tam bu noktada) bize getirebilir mi? Fotoğraf hiç görmediğimiz bizden uzak tutulan ve bize yabancılaştırılan dünyayı bize gösterebilir mi olduğu gibi, hiç dokunmadan ve hiç yargılamadan? Belgesel fotoğrafçılar ve photojournalistler bunu yapabilmenin iddiası ile ayakta durmaya çalışıyorlar. Bir noktaya kadar da zaman zaman gerçeği gördükleri gibi yansıtabildiklerini yadsımamak gerekir; çünkü fotoğraf bir çok şey olmanın yanısıra bir belgedir de ve binlerce kelimenin anlatamadığını, bir anı ve bir imgeyi zamansız ve mekansız bir evrende dondurarak hafızalara nakşedebilir. Yabancısı olduğumuz hayatları ve kültürleri, kendimize dair en sağlam inançları da sorgulamamıza yol açarak tanıtabilir; bizi bize, insanı insana tüm yalınlığı ile gösterebilir bir dereceye kadar. Fotoğrafçı, fotoğraf makinesi gibi bir aracı olabilir belki (bundan çok emin değilim, olmasını ümit ediyorum diyelim), gerçeği aktarmada bir elçi olabilir ve bizi kışkırtabilir gerçeğin çoğu zaman içimizi acıtan kurnazlığı ile.

 

Göstergebilimin ve imge çözümlesinin kaynağını aldığı post yapısalcı bakış açısı tam da bu noktada işimize yarıyor bence. Post yapısalcılar, metinsel kurgularda (ki fotoğrafı da görsel bir metin olarak bu kategoriye sokmakta bir sakinca görmüyorum) yazarın yaratıcı ediminin gücünün giderek daha da önemsizleştiğini ve asıl önemli olanın metnin bağlamsal yapısı ve metnin anlamsal yapısını çözümleyen okuyucunun metne yüklediği anlamlar olduğunu ileri sürerler. Daha açık bir ifade ile söylersek, metin bir anlamla birlikte doğmuyor yazarın zihninden, sabit bir anlamı ya da bir amacı yok; yazarın hangi duygularla ya da amaçlarla metni kaleme aldığı son tahlilde önemli değil, önemli olan metnin tüketildiği anda ifade ettiği anlam sadece. Göstergebilimin önerdiği, bu durumda, şöyle özetlenebilir: hiçbir metin yazılmaz, ama her metin okunur. İnsan gerçeğinin en yalansız halinin, acıların ve yoksunlukların, farklı olanın, bizden olmayan ötekinin fotoğraf karesinde yansıtılması tartışması bu açıdan bakıldığında farklı bir anlam kazanıyor. Şayet, Roland Barthes gibi, yazarın öldüğüne inanıyorsak biz de, bu durumda fotoğrafçının da, bir metin kurgucusu olarak, ölmüş olabileceği fikrine kendimizi alıştırmamız gerekiyor. Bu sebeple, fotoğrafın kim tarafından ve niye çekildiğinden ziyade asıl tartışılması ve cevabı bulunması gereken soru, fotoğrafa, (kültürel ve politik) bir varlık olarak, neden ihtiyaç duyarız ve biz bir imgesel metin olarak fotoğrafa niçin bakarız olmalıdır belki de.

Psikanalitik kuram mesela, bireyin bedeninin ve kimliğinin, kuralları kendinden önce belirlenmiş dilsel kurgular üzerinden, sahip olamadıkları ve yoksunlukları temelinde tanımlandığını ileri sürer. Bu durumda, baktığımız, dokunduğumuz ve anlamaya çalıştığımız her doğal olgu, her insan, aynada kendimize her bakışımız ve camdan dışarıya diğer insanlara her göz süzüşümüz, bu eksiklikleri ve yoksunlukları anlamak içindir. Bu sebeple, fotoğraflara bakış sebebimiz, fotoğraflarda aradığımız her ne ise, Lacan’ın herşeyden habersiz bebeğinin aynada kendini bulma çabasından çok da farklı değildir. Her bir fotoğrafta kendimize dair bir şey ararız; bizden ve bize ait olmayan ne varsa onları bulmaya ve bir parçamız yapmaya çalışırız. Her fotoğrafla, ben ve biz tanımımız pekişir ve kaçınılmaz olarak ötekinin, dışarlıklının, biz olmayanın kim olduğuna dair bir fikir oluşur kafamızda. Fotoğraflara bakarız ve fotoğrafta gördüğümüz insanları, biz olsak bile bu bazen, dışarıdan bakarak anlamaya çalışırız çünkü kim olduğumuzu ve olmadığımızı pek bilmeyiz aslında ve lunapark aynalarında gördüğü ile eğlenen ama ne gördüğünü tam olarak bilemeyen çocuklar gibi, her bir fotoğrafa dönüp dönüp tekrar bakarız, ne gördüğümüzü tam olarak anlayabilmek ve gerçekten gördüğümüzün biz olduğundan emin olabilmek için. Ama beri yandan, bizim dışımızda ve bize rağmen kurulan dil, kendimizi tanımamız ve tanımlamamız için bize gerçeğe dair son derece kısıtlı ve çoğu zaman da yanıltıcı görüntüler sunar. Lacan’ın dil hapishanesinde sıkışıp kalmış parçalı ve sorunlu benlik tanımı, her benlik ve kimlik tanımı gibi, ben’i ancak bir öteki üzerinden ve ötekinin tamamlanmışlığı üzerinden tanımlamaya iter bizi. Fotoğraflar, görüntüler, aynadaki akislerimiz bize tamamlanmış, kusursuz arzu nesneleri, objet petit a’lar sunar. Bu sebeple, Laura Mulvey gibi psikanalizci kültür eleştirmenleri, bakma ve görme isteğinin temelde voyeuristic (röntgenci) bir his olduğunda hemfikirdirler. Yani, fotoğraflara bakarız, sinemaya gideriz, boş kaldığımızda otobüsün camından, balkon penceresinden dışarıyı seyrederiz çünkü ancak görerek, anlamlandırarak ve (neredeyse cinsel bir kıskançlıkla) başka insanlarda kendi eksikliğimizi arayarak bir ben imgesini kurgulayabiliriz. Benliğimiz başkalarıdır, ötekidir; ötekinin acıları, yoksunlukları, çaresizlikleri ve biz gibi olmayışıdır onların fotoğraflarına bakmayı istememizin sebebi. Aynen bir röntgenci gibi, kendi eksikliğimizi ve iktidarsızlığımızı, başka insanların mahreminde ararız; onların dünyasına teklifsiz girişimiz, bazen arsızca başka insanların acılarına tanık olma isteğimiz, onların zayıflıklarında ve yoksunluklarında kendi iktidarımızı oluşturma isteğinden kaynaklanır.

Bu sebeple, elleri ve yüzü buruş buruş olmuş yaşlı amcaları ve teyzeleri, burnu sümüklü ayağı çıplak varoş çocuklarını, tarlada gencecik hayatlarını güneşin kavurduğu el kadar çocukları, Çingeneleri, bir avuç kalmış Yezidileri, Afrika’lı açları, savaş tutsaklarını, hayat tutsaklarını, mayınlara kolunu bacağını vermişleri, fahişeleri, nalbantları, saat tamircilerini, hallaçları, maden işçilerini, Kürtleri, Meksikalı göçmenleri, yüzü gözü artık ancak turist atraksiyonlarında boyanan aborijinleri, sakatları, özürlüleri, delileri, yolunu şaşırmış akıllıları, hamalları, hayatını çöpten toplayanları, alkolikleri, kadın satıcılarını, AIDS hastalarını, velhasıl düşkünü ve zayıfı görmeyi, onların fotoğraflarına bakmayı seviyoruz çünkü bizim gücümüz ve iktidarımız onların bir fotoğraf karesinde nesneleştirilmesinden, bizim bakışımıza ve iştahımıza sunulmasından geliyor.

 

Hiçbir zaman bir parçası olmadığımız, olamayacağımız hayatlarının içine fotograf makinalarımızı sokuyor ve tamamen arsız bir cinsel arzu ile onları bize ait yapıyoruz, onların izlenmeyi isteyip istemediğini düşünmeden. Röntgenciliğin gücü, kurbanının çaresizliğinde ve sıkışmışlığında yatıyor elbette ve fotoğraflarla başkalarına gösterdiğimiz hayatlar ne kadar acınır, ne kadar çaresiz ve ne kadar bizden uzak ama bizim kontrolümüz altında olursa üzerlerinde o kadar çok şey konuşabiliyoruz teğet bile geçemediğimiz yaşamlar ve kültürler hakkında. Stereotipler yaratıyoruz, fakir ama mutlu çingelerin, zencilerin, Afrika yerlilerinin ve Güney Amerika çiftçilerinin fotoğraflarına bakıyoruz, sokak köşesinde yorgun ama yılmamış yaşlı çiçekçi kadınların fotoğraflarını eşe dosta gösteriyoruz; yaşadığı toprak kadar eski adamları ve kadınları bir fotoğraf karesine sıkıştırıp onların acılarına ve yaşanmışlıklarına ortak olmaya çalışıyoruz. Fahişelerin ve travestilerin, sirk çalışanlarının, cücelerin ve özürlülerin hep karanlıklarda geçen yaşamlarını izliyoruz fotoğraflardan, içinde öğütüldükleri dışlanmışlıklar ve eziklikleri hiç bilmek istemeden hem de. Fotoğraf, gerçek insanlara ait gerçek fotoğraflar, bizi insani öze yaklaştırıyor belki, ya da öyle olduğunu düşündürüyor, doğru olabilir bu. Ama, fotoğrafı oluşturan kültürel kodlar, görsel dil ve kurgu gelenekleri, baktığımız fotoğraftaki insanların hayatlarına ve gerçekliklerine yabancılaştırıyor bizi, kaçınılmaz olarak ötekileştiriyor ve birer görsel tüketim nesnesi haline getiriyor. Fakirliğin, yoksulluğun, acının ve ölümün fotoğrafı çekilir çekilmesine ama tam da bu sebeple gördüğümüz hiçbir zaman gerçek olmaz. Gerçeğin simüle edilmiş, medyalaştırılmış ve romantikleştirilmiş haline bakıyor oluruz ve fotoğraflara bakan iktidar gözünün sahibi olarak bizi fotoğraflanmış hayatlardan koparır ve insana dair bir gerçek eğer varsa, bizi o gerçekten uzaklaştırır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: