Hafıza-i Beşer (N)isyan ile Malüldür

Neden hatırlar insan? Unutamadığımız için mi yoksa unutmamayı istediğimiz için mi? Yani bilinçli bir eylem midir hatırlamak yoksa yönlendirilebilen, üretilebilen ve yok sayılabilen bir kumaş mıdır başkasının tezgahında dokunan? Yoksa, aynen dil gibi, bilinçdışında / bilinçdışı gibi kurgulanan bir düşman mıdır, insanın hep boğuşmak ve yenilmek ve tekrar boğuşmak zorunda olduğu? Hafızamız toplumsal bir yapı ise eğer, varlık sebebi diğer toplumsal yapılar gibi bizi hizaya sokmak, biçimlendirmek ve tektipleştirmek midir sadece? Ve eğer neyi hatırlayıp neyi unuttuğumuz ideolojik bir soru(n) ise, hafızamız iktidar mekanizmalarının, sömürünün, yoksaymanın ve ötekileştirmenin neresinde durur? Tarih kitapları, medya görüntüleri, kişisel fotoğraf albümleri, internet siteleri, belge fotoğraflarından oluşan yoğun imge bombardımanı düşünüldüğünde, hatırlama çabası aynı zamanda unutma çabası değildir de nedir o zaman? Bir seçim ise hatırlamak, ya da unutmak, Baudrillard’ın bahsettiği gerçeğin çölündeki lime lime harita parçaları değil midir seçimlerimizden elimizde kalan?

Memento’yu seyrederken bunları düşünüyor insan, tekrardan. Leonard’ın çektiği polaroid fotoğraflar ile belleğini umutsuzca bir araya getirmeye çalışması insanın içini acıtıyor. İnsanoğlunun hatırlama, ya da unutmama, gayretini fotoğraflar üzerinden yapıyor olması, beynimizi kemiren ben kimim ve nereye aitim sorularını depreştiriyor. Ben kimim, nereye aitim ve ne ile var oluyorum? Fotoğraflar, bu soruya verilecek cevaplardan sadece birisi ve aynen bir kaç dakikaya sığan ve her seferinde yıkılıp yeniden inşa edilen belleği ile mücadele eden Leonard gibi, biz de bunca imge yığını arasında, bunca çer çöp arasında kendimizi bulmak için savaş veriyoruz, çoğu zaman bir anlamı olmayan, bizi bir yere iletmeyen ve her seferinde ancak başka bir imge ile birlikte anlam kazanan imgeler dizisi arasında kim olduğumuzu hatırlamaya, ve aynı zamanda kaçınılmaz olarak unutmaya çalışıyoruz. Leonard’ın yoldaşı Teddy “mutlu olmak için yalan söyledin” diyor “ne var ki bunda, hepimiz yapıyoruz bunu. Ne olmuş hatırlamamayı istediğin birkaç şey varsa”. Bedenine kazıdığı imgeler ve dövmeler, neredeyse cinsel bir tutku ile çektiği polaroidler ve her seferinde onu yanıltan ancak katıksız bir inanç dayatan bir Tanrı gibi bağlı olduğu sözcüklerle ördüğü hapishanesinde mahsur kalan Leonard, bizi, fotoğraf çeken, fotoğraflara bakan, onlara anlam yükleyen, onları anlamsız bulan, yoksayan, reddeden, kucaklayan, içine alan, içinde tutan ama her seferinde inatla ve aynı cinsel tutku ve iştah ile tekrar fotoğraflara saldıran bizi anlatmıyorsa eğer kimi anlatıyor ki?

Eternal Sunshine of the Spotless Mind filminin ana kahramanı Joel’de, aynı Leonard gibi, sürekli değişen, kabuk değiştiren ve muğlaklaştıkça anlamın ve anlamsızlığın sınırlarında dolaşan bir gerçeklik algısını kurmaya çalışıyor fotoğraflarla. Ancak hatırlama saplantısı ile yaşayan Leonard’ın aksine, Joel unutmak istiyor, geçmişinden kurtulmak istiyor ve bunun için bir tür operasyon geçiriyor. Lacuna şirketi isteyenin hafızasını siliyor, geriye doğru tüm imgeler birer birer itina ile temizleniyor isteyenin zihninden. Ve Joel’in operasyonu sayesinde farkediyoruz ki, zihnimizin sakladığı imgeler, hiç makineye girmemiş, hiç banyo yüzü, photoshop fırçası görmemiş, bize özel, ama bizim bile unuttuğumuz fotoğraflardan ibaret. Hafızamıza kaydettiğimiz her an gibi, fotoğrafa döktüğümüz ve nesnellik yanılgısı ile tutunduğumuz her anı gibi, dibe inildikçe ve öznelleştikçe, fotoğrafik imgelerimiz de bozulmaya başlıyor. Sonunu başını kaçırıyoruz mesela bir olayın, zaman ve mekan kırılıyor kendi içinde veya insanların yüzleri, mekanlar teker teker siliniyor zihnimizdeki fotoğraflardan. Derinlere inildikçe zihnin mağaralarında, ve öznelleştikçe fotoğraflar, sahileştikçe ve içimize dokunmaya başladıkça, acıtarak çoğu zaman, fotoğrafın yalancılığı ve riyakarlığı ile de yüzyüze geliyoruz. Fotoğraftaki imge değil bizi biz yapan bunu farkediyoruz, fotoğrafa bakan biz var ediyoruz fotoğrafları. Belki bu sebeple, daha rahat bakıyoruz başkalarının fotoğraflarına, başkalarının sevinçlerine, acılarına, yoksulluklarına ve umutlarına. Belki bu sebeple, bir röntgencinin hazzı ile giriveriyoruz başkalarının hayatlarına, fotoğrafların açtığı kapıdan. Belki bu sebeple, elimizle seçtiğimiz, özenle sakladığımız ve çoğunlukla göstermek istediğimiz bizi gösteren fotoğrafları paylaşıyoruz sadece eve gelen misafirlerle, ilk kez tanıştığımız insanlarla. Bak bunlara, bak ve tanı beni bu fotoğraflardan, ama içime bakma sakın, içimde sakladığım fotoğraflar bana kalsın, sahileştikçe içimi acıtan o fotoğrafları görmesin kimse, yüzlerin en son silindiği o yerde der gibi.

Blade Runner’da Ridley Scott bu sebeple belki kocaman bir göz ile açıyor o efsanevi filmi, gözbebeğinde endüstrinin bacalarından çıkan alev toplarının yansıdığı. Güneşin olmadığı bir dünyayı görüyor o göz, acının ve yalnızlığın mutlaklaştığı bir dünyayı görüyor. İnsanın, insan olmayı umursamadığı, gördüğünü anlamlandırmaktan ve tanıklığı üstüne düşünmekten vazgeçtiği bir dünyayı görüyor. Bu sebeple belki, insan olan ile olmayanı göz bebeğinin tepkilerinden anlayan Voight Kampf testi başarısız oluyor ara sıra. İnsanı tepkileri hiç saklayamayan gözler acıya, nefrete, iğrenmeye ve kıskançlığa tepki vermiyor testte. Emerson’un hiçlikle mutlaklık arasında bir yerlerde herşeyi gören gözü, Tanrısal olanın içinden akarak zihnimize resimlerini nakşettiği o göz, artık görmeyi, anlamlandırmayı ve hatırlamayı reddediyor onca gördüğünden sonra. Gerçekle bağımızın her an sınandığı, geçmişin, geleceğin ve şimdinin bir sanrı, kitlesel bir gözbağı haline geldiği bir dünyaya bakan gözlerimizden zihnimize akan imgeler hatırlamanın değil, unutmanın aracı olabiliyor ancak. Bu sebeple, fotoğraflar, Linda Hutcheon’ın söylediği üzere, aynı anda hem son derece bizden, bize ait, hem de bizim dışımızda ve bize karşı, hem kalıcı ve belgeleyici ama hem de suya yazılmış yazı kadar geçici ve güvenilmez, hem kaydediyor, saklıyor ve yansıtıyor gerçeği ama hem de yanıltıyor, yönlendiriyor ve çarpıtıyor gördüğümüzü sandığımızı. Fotoğraflar, gözümüzün gördüğü, zihnimizin kaydettiği ve makinenin ete kemiğe büründürdüğü fotoğraflar, şimdinin geçmişte ve geçmişin şimdide (yapı)bozuma uğratıldığı devasa lunapark aynaları gibiler. Bakmak eğlendiriyor belki, unutturuyor ve çocukluğun saflığına götürüyor bizi, ama bir taraftan da biliyoruz içten içe baktığımız kişi biz değiliz, olmadık hiçbir zaman ince kırılgan bir cam parçasına çizilen.

Fotoritim’in Haziran 2008 sayisi icin başka bir isim altında yazilmis bir yaziydi.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: