Susan Sontag Röportajı

Fotoritim’in Subat 2009 sayısı icin başka bir isimle cevirdigim Susan Sontag Röportajını ekliyorum. İyi okumalar. mg.

Geoffrey Movius: The New York Review of Books da fotoğraf üzerine yazdığınız son makalelerinizden birinde, “hiçbir kurgusal edebi eser bir belge ile aynı özgünlüğe sahip değildir” demiş ve “Amerika’da edebi görünen herhangi bir şeye karşı  kin dolu bir şüphe” olduğundan bahsetmiştiniz. Sizce kurgusal edebiyat için yolun sonu göründü mü? Basılı söz için yol göründü mü?

Susan Sontag: Kurgu yazarları bir güvenilirlik sorunu yüzünden son derece gergin bir hale getirildiler. Birçoğu, kurgulamayı doğru yaptığını düşünmeyip bunun rahatsızlığını hissediyorlar ve kurguya kurgu dışı bir karakter vermeye çalışıyorlar. Bunun son zamanlarda ortaya çıkmış bir örneği Philip Roth’un My Life as a Man isimli üç kısa romandan oluşan kitabıdır: ilk iki kitap, sözde üçüncü romanın birinci tekil şahıs başkişisi tarafından yazılmıştır. Yazarın kendi karakterine ve deneyimine dair bir belgenin kurgulanmış bir metinden daha fazla yetkiye sahip olduğu düşüncesi, bu ülkede dünyanın başka herhangi bir yerinden daha çok yaygındır ve bu durum her şeye psikolojik yönlerden bakmanın bir zaferidir. Kurgu yazarlarının ilgilerini çeken tek eserlerinin mektupları ve günlükleri olduğunu söyleyen arkadaşlarım var.

Movius: Bunun sebebinin, insanların geçmiş -kendi geçmişleri ya da başka insanların geçmişleri- ile bağlantı kurma ihtiyacını hissetmeleri olduğunu düşünüyor musunuz?

Sontag: Bence bu insanların geçmişe ilgi duymalarından daha çok geçmiş ile olan bağlarının eksikliğinden kaynaklanıyor. Birçok insan, dünyanın ya da toplumun hesabının verilebileceğine inanmıyor, yalnızca benliğin “dünyayı nasıl gördüğünün” hesabının verilebileceğine inanıyorlar. Yazarların yaptığı işin itiraf etmek değil tanıklık etmek olduğunu varsayıyorlar; bir eser dünyayı nasıl gördüğünüze ve kendinizi nereye koyduğunuza dair birşeyler söyler. Kurgunun “hakiki” olması beklenir. Fotoğraflar gibi.

Movius: The Benefactor and Death Kit otobiyografik kitaplar değiller.

Sontag: İki romanımda, kurgulanmış malzeme otobiyografik malzemeden çok daha fazla sınırları zorluyordu. Bazı yeni hikayeler, mesela Atlantic Monthly dergisinin 1973 Nisan sayısında yayınlanan Project for a Trip to China hikayesi, olduğu gibi benim hayatım ile ilgiliydi. Ancak, kurgusal ya da gerçek, kişisel tanıklık ya da itiraflardan alınan tadın okuyucuları ve azimli yazarları harekete geçiren başat güç olduğunu da kastetmiyorum elbette. Gelecek bilimden ya da bilicilikten, alınan tadın da en az o derecede önemli olduğunu düşünürüm. Ancak bu tat, gerçek tarihsel geçmişin gerçek dışılığını da doğrular niteliktedir. Geçmişte kurgulanan bazı romanlar, mesela Thomas Pynchon’ın eserleri, gerçekten de birer bilimkurgu eseridirler.

Movius: Otobiyografi yazarları ile bilimkurgu yazarları arasında işaret ettiğiniz zıtlık New York Review makalelerinden birisindeki bir pasajı hatırlattı, orada bazı fotoğrafçıların kendilerini bilim adamı, bazılarının da ahlakçı olarak konumlandırdıklarını yazmıştınız. Bilim adamları “dünyanın envanterini çıkarırken” ahlakçılar “ağır vakalara yoğunlaşırlar” demiştiniz. Bu noktada ahlakçı fotoğrafçıların ne tür vakalara yoğunlaşması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Sontag: İnsanların ne yapması gerektiğine dair teşhise dayalı ifadelerde bulunma konusunda pek istekli değilim zira insanların daima birçok farklı şey yapıyor olmasını umuyorum. Bir ahlakçı olarak fotoğrafçının temel ilgi alanı savaş, yoksulluk, doğal felaketler, kazalar, afetler ve toplumsal çürüme olagelmiştir. Fotojurnalistler “fotoğraflanacak bir şey yok” dediğinde, bu çoğu zaman fotoğraflanacak bir felaket olmadı manasına gelir.

Movius: Ya bilim adamı fotoğrafçılar?

Sontag: Sanırım fotoğraftaki ana gelenek, eğer bir şeyin fotoğrafını çekerseniz, onun ilgi çekici olabileceğine dair düşüncedir. Bu düşüncenin temeli güzelliğin keşfi meselesinde yatar, herhangi bir yerde var olabilen ama özellikle de sıradan ve bayağı olanın içinde varlığını sürdürdüğüne inanılan güzelliğin. Fotoğraf “güzel” ve “ilginç” kavramlarını bir noktada buluşturur. Dünyayı estetize etmenin bir yoludur bu.

Movius: Niçin fotoğrafla ilgili yazmaya karar verdiniz?

Sontag: Çünkü geçmişte fotoğraflara takıntılı olmak gibi bir deneyimim vardı. Ve çünkü neredeyse tüm önemli estetik, ahlaki ve politik meseleler –“modernite” sorununun kendisi ve “modernist” zevk sorunu- fotoğrafın nispeten kısa tarihinde kendine bir yer bulmuştu. William K. Ivins, fotoğraf makinesini baskı makinesinden sonraki en önemli icat olarak adlandırmıştı. Duyarlılığın evrimi açısından, fotoğraf makinesinin icadı belki de çok daha önemliydi. Elbette fotoğrafı bu kadar ilgi çekici kılan ve bu kadar güçlü kılan şey, kültürümüzde, tüketim toplumunda, fotoğrafın farklı kullanım alanlarıdır. Çin Halk Cumhuriyetinde, insanlar “fotoğrafik olarak” görmezler. Çinliler birbirlerinin, ünlü alanların ve anıtların fotoğrafını çekerler, aynen bizim gibi. Ama, eski püskü, her tarafı dökülen bir çiftlik evi kapısının fotoğrafını çekmek için telaşla koşuşturan yabancıları görünce de şaşırıp kalırlar. Bizdeki “pitoresk-resimsellik” kavramı onlarda yoktur.  Fotoğrafı, gerçekliği –parça parka- uyarlama ve dönüştürme yöntemi olarak anlamaz ve uyarlanamaz-uygunsuz ya da değersiz maddenin varlığını reddederler. Polaroid SX-70’in şimdilerde görünen bir reklamında söylediği gibi “Durmanıza izin vermez. Aniden baktığınız heryerde fotoğraf görürsünüz”.

Movius: Fotoğraf dünyayı nasıl değiştirir?

Sontag: “Normal olarak” bizim deneyimimiz olmayan sonsuz sayıda deneyimi bize vererek. Son derece yanlı ve ideolojik olan deneyimlerin bir seçkisini yaparak. Bir taraftan, fotoğrafın yutup içine alamayacağı hiçbir şey yok gibi görünürken, diğer taraftan fotoğraflanamayan her ne varsa daha da az önemli olmaktadır. Malraux’un duvarları olmayan müze düşüncesi fotoğrafın sonuçlarına dair bir düşüncedir: resime ve heykele bakışımız, şimdi artık fotoğraf tarafından belirlenmektedir. Yalnızca sanat dünyasını, sanat tarihini birincil olarak fotoğraf yolu ile tanımakla kalmayız, daha da ötesinde sanat dünyasını ve tarihini bizden once kimsenin tanımadığı bir şekilde tanırız. Bir kaç ay once ilk kez Orvieto’ya gittiğimde, katedralin ön cephesine bakarak saatler geçirdim ancak bir hafta kadar sonra katedral üzerine yazılmış bir kitap aldığımda gerçekten –görmenin modern anlamı ile- katedrali görmüş oldum. Fotoğraflar, “çıplak” gözümün “gerçek” katedrali göremeyeceği bir şekilde görmemi sağladı.

Movius: Bu fotoğrafın kelimenin tam anlamı ile yeni bir görme biçimi yarattığını da gösterir.

Sontag: Fotoğraflar, sanat eserlerini bilgi taşıyan varlıklara dönüştürürler. Bunu da parçaları ve bütünleri eşitleyerek yaparlar. Orvieto’da bulunduğum sürede, biraz geride durarak katedralin tüm cephesini görebiliyordum ama ayrıntıları göremiyordum. Sonra biraz daha yaklaşıp 2-3 metreden daha yüksek olmayan ne varsa tüm detayları ile görebildim ama o halde iken gözümün bütünü görebilmesinin bir yolu yoktu. Fotoğraf makinesi parçayı ayrıcalıklı bir konuma yükseltir. Malraux’un da söylediği gibi, fotoğraf bir heykelin tek başına muhteşem görünen bir parçasını –bir başı, bir eli- gösterebilir ve bu on kat daha büyük olabilecek başka bir nesne ile birlikte –bir kitap formatının içinde mesela- yan yana yeniden üretilebilir ama bu sefer aynı miktarda alanı kaplar. Böylelikle, fotoğraf, ölçekleme hissimizi ele geçirir.

Ama aynı zamanda zaman algımıza da garip şeyler yapar. İnsanlık tarihi boyunca hiç kimse daha önce çocukken neye benzediğine dair bir fikre sahip değildi. Zenginler, para karşılığında çocuklarının portrelerini yaptırıyorlardı ama Rönesans’tan 19. yüzyıla kadar portre resminin gelenekleri tamamen sınıf kavramı etrafında belirlenmişti ve insanlara gerçekten neye benzediklerine dair güvenilir bir fikir vermiyordu.

Movius: Portreniz bazen başkasının gövdesi üzerine sizin başınızın yerleştirilmesinden ibaret olabiliyordu.

Sontag: Doğru. Ve insanların büyük bir çoğunluğunun, portrelerini yaptırmaya güçleri yetemeyecek olanların, çocukken neye benzediklerine dair bir kayıtları yoktu. Bugün, hepimizin kendimizi altı yaşındayken görebileceğimiz, yüzlerimizin neye dönüşeceklerine dair birer fikir verdiği fotoğraflarımız var, ebeveynlerimiz ve büyük anne ve babalarımıza dair de benzer bilgilere sahibiz. Ve bu fotoğraflarda büyük bir dokunaklılık vardır; bu insanların bir zamanlar gerçekten de çocuk olduklarını fark edersiniz. Bir insanın kendisini ve ebeveynlerini çocuk olarak görmezi zamanımıza özgü bir deneyimdir. Fotoğraf makinesi beraberinde insanların kendileri, fiziksel görünüşleri, yaşlanmaları ve ölümlü oldukları gerçeği ile yeni ve temel olarak hastalıklı, bir ilişki kurmalarını getirdi.  Bu daha once hiç var olmamış bir hastalıklı durumdu.

Movius: Ama söylediklerinizde fotoğrafın bizi tarihsel olaylardan kopardığına ve uzaklaştırdığına dair yerleşmiş düşünce ile çelişen bir şey de var. Bu sabah Anthony Lewis’in New York Times taki köşesinde yer alan bir alıntıyı not almıştım. Alıntı, Harvard Üniversitesi’nin Çin-Vietnam çalışmalarında uzman bir isim Alexander Woodside’a ait. Woodside diyor ki: “Vietnam tarih bağımlısı, tarih takıntılı bir toplum olmanın çağdaş dünyadaki en saf örneklerinden birisi muhtemelen… Birleşik Devletler, tarihi sürekli olarak yok etmek isteyen, tarihsel kavramlarla düşünmekten kaçınan ve dinamizmi hafıza kaybı ile ilişkilendiren bir toplumun çağdaş dünyadaki en saf örneğidir”. Bana çarpıcı gelen nokta şu: siz de makalelerinizde, Amerika ile ilgili olarak, köklerimizden yoksun olduğumuzu ve geçmişimizin sahibi olmadığımızı ileri sürüyorsunuz. Belki de kendi fotoğrafik kayıtlarımızı tutmamızda, bu köksüzlüğümüzü bağışlatmasını umduğumuz bir itki var muhtemelen.

Sontag: Amerika ve Vietnam arasındaki zıtlık daha çarpıcı bir şekilde ifade edilemezdi. 1968 yılında Kuzey Vietnam’a yaptığım ilk yolculuk sonrası yazdığım Trip to Hanoi isimli kısa kitapta, “biz onları her ne kadar kaba ve basit bulursak bulalım-Vietnamlıların tarihsel bağlantılar ve analojiler-paralellikler kurma konusundaki tarzlarından ne kadar etkilendiğimden bahsetmiştim. Amerikan saldırganlığından bahsederken, Vietnamlılar Fransızların yaptığı bir şeyden ya da Çinlilerin binlerce yıllık işgalleri süresince olan bir olaydan bahsederlerdi. Vietnamlılar kendilerini tarihsel bir süreklilik içinde konumlandırmışlardı. Bu süreklilik tekrarları da içerir. Amerikalılar, olur da geçmişle ilgili düşünürlerse, tekrarlarla ilgilenmezler. Amerikan Devrimi, İç Savaş ve Bunalım yılları gibi önemli olaylar sanki tekmiş, sıra dışıymış ya da birbirleri ile hiçbir bağlantıları yokmuş gibi ele alınırlar. Deneyimlerle farklı bir ilişki kurma yöntemidir bu: hiç tekrar kavramı yoktur. Amerikalılar tamamı ile çizgisel bir tarih anlayışına sahiptir ve tarihleri de olabildiğince çizgiseldir.

Movius: Ve fotoğrafların bundaki rolü ne olacaktır?

Sontag: Amerikalıların geçmişle temel ilişkisi geçmişi büyük ölçüde geride bırakmaktır. Geçmiş eylemi sekteye uğratır, enerjiyi tüketir. Bir yüktür çünkü iyimserlik duygusuna şekil verir ya da tezat düşer. Şayet fotoğraflar bizim geçmişle olan bağlantımız ise, son derece özel, kırılgan ve duygusal bir ilişkidir bu. Bir şeyi yok etmeden önce fotoğrafını çekersiniz. Fotoğraf, gösterdiğinin ölümden sonraki varlığıdır.

Movius: Niçin Amerikalıların geçmişi bir yük olarak hissettiğini düşünüyorsunuz?

Sontag: Çünkü Vietnam’ım tersine, bu “gerçek” bir ülke değil, tam tersine uydurulmuş, zihinde kurgulanmış bir yarı-ülkedir Amerika. Çoğu Amerikalı, Amerika’ya gelme kararını geçmiş ile bağlarını kesmek üzerine vermiş göçmenlerin çocukları ya da torunlarıdır. Eğer göçmenler geldikleri ülke ya da kültür ile bağlarını bir şekilde korudular ise bile bu son derece seçici bir eylem olarak kaldı. Ana dürtü unutmaktı. Ben yedi yaşında iken hayatını kaybeden babaanneme nereden geldiğini sormuştum. “Avrupa” demişti. Altı yaşında bir çocuk için bile iyi bir cevap sayılmazdı bu. Ben de “Ama neresi, büyükanne?” dedim. Biraz rahatsız olmuş bir şekilde “Avrupa” diyerek tekrarladı. Ve bugüne kadar babamın akrabalarının hangi ülkeden göç ettiğini bilmem. Ama onların fotoğrafları bende var, kendimi içinde bulduğum, onlara dair bilmediğim ne varsa tümüne dair gizemli ıvır zıvırlara benzeyen fotoğraflar.

Movius: Fotoğraflardan sanki zamanın güçlü, kontrol edilebilir, birbirinden farklı ve “düzgün nitelikli” parçaları gibi bahsediyorsunuz. Tek bir poz imgeye, hareketli imgelerden daha çok mu tutunduğumuzu düşünüyorsunuz.

Sontag: Evet.

Movius: Neden tek bir fotoğrafı daha iyi hatırladığımızı düşünüyorsunuz?

Sontag: Sanırım bu görsel hafızanın doğası ile ilgili bir şey. Sadece fotoğrafları hareketli imgelerden daha iyi hatırlamakla kalmam. Daha da ötesinde bir filmden aklımda kalan tek karelik imgelerden oluşmuş bir derleme olur. Hikayeyi, diyalogları ve ritmi anımsayabilirim. Ama görsel olarak hatırladığım durağan görüntülere indirgediğim seçilmiş anlardır. Herkesin hayatı için de geçerlidir bu. Çocukluğumuzdan bize gelen her bir anı ya da yakın geçmişte yer almayan herhangi bir dönem bir film şeridinden ziyade durağan bir fotoğraf imgesidir. Ve fotoğraf bu görme ve hatırlama biçimini somutlaştırır.

Movius: “Fotoğrafik” olarak görür müsünüz?

Sontag: Elbette.

Movius: Fotoğraf çeker misiniz?

Sontag: Bir fotoğraf makinem yok. Bir fotoğraf müptelasıyım ama fotoğraf çekmek istemem.

Movius: Neden?

Sontag: Belki de muhtemelen kendimi kaptırabileceğim için.

Movius: Bu kötü mü olurdu? Bu yazar olmaktan başka bir şey olmaya doğru yol almak anlamına mı gelirdi?

Sontag: Kesinlikle fotoğrafın dünyaya yaklaşımının yazarın görme biçimi ile rekabet halinde olduğunu düşünüyorum.

Movius: Ne açıdan farklılar peki?

Sontag: Yazarlar daha fazla soru sorarlar. Herhangi bir şeyin ilgi çekici olabileceği varsayımı üzerine çalışmak bir yazar için zordur. Birçok insan yaşamını sanki fotoğraf makineleri varmış gibi yaşarlar. Ama birşeyi görebiliyorken, onu sözle ifade edemezler. İlginç bir olayla ilgili bilgi verirken, söyledikleri en sonunda şu ifadeye gelir dayanır: “Keşke fotoğraf makinem yanımda olsaydı”. Anlatım becerilerinde genel bir kırılma var ve çok az insan artık hikayeleri güzel bir şekilde anlatıyor.

Movius: Bu kırılmanın fotoğrafın yükselişi ile aynı zamana denk düştüğüne mi inanıyorsunuz yoksa doğrudan bir nedensellik ilişkisi var mı sizce?

Sontag: Anlatı çizgiseldir. Fotoğraf değildir. Şimdi çok sayıda insanın ilerleme ve hayatın geçiciliğine dair son derece gelişmiş düşünceleri var ama bir başlangıç, gelişme ve sonucu neyin meydana getirdiğini anlamıyorlar. Bitişler ya da sonuçların güvenilirliği kalmadı. Her anlatı, her psikoterapi seansı gibi, potansiyel olarak sona erdirilemez gibi görünüyor şimdi. Bu sebeple de, herhangi bir son nedensiz gibi görünür ve sadece kendi bağlamında anlamlıdır ve kendimizi rahat hissettiğimiz anlama biçimi -olayları daha büyük bir bütünün parçaları olarak ele aldığımızda- sonsuz bir potansiyele sahip. Sanırım bu hassasiyet, daha önce de bahsettiğimiz tarih kavramının yokluğu ile bağlantılı. Çoğu insanın sahip olduğu ve her şeyi kendi kişisel ilgileri ve meselelerine indirgeyen bu son derece öznel dünya görüşü beni şaşkınlığa uğratıyor ve cesaretimi kırıyor.  Ancak bu, bir kez daha söylemek gerekirse, tamamı ile Amerikan tarzı bir davranış biçimi.

Movius: Tüm bu konuştuklarımız özellikle de sizin öncelikle kurgu yazındaki kendi deneyiminize güvenme konusundaki isteksizliğinizle bağlantılı.

Sontag: Temel olarak kendimle ilgili yazmak, yazmak istediğim şeylere varmanın dolambaçlı bir yolu gibi geliyor bana. Yazar olarak evrimim “ben” öznesi ile daha özgür olmaya ve kendi özel deneyimlerimi daha fazla kullanmaya doğru ilerlese de, benim zevklerimin, benim talihimin ya da talihsizliklerimin örnek bir karakter oluşturabileceğine ikna olmuş değilim. Hayatım benim sermayem, imgelemimin sermayesi. Ben başka hayatları sömürgeleştirmeyi severim.

Movius: Yazarken bu soruların farkında mısınız?

Sontag: Yazarken tam anlamı ile değil. Yazma üzerine konuşurken, evet. Yazmak, gizemli bir edim. İnsan kavram ve uygulamanın farklı seviyelerinde, son derece aşırı bir uyarılmışlık ve bilinç halinde, büyük bir naiflik ve bilmezlik halinde olmak zorunda.

Aslında bu sanatın herhangi bir alanı için geçerli olabilirken, bence konu yazma olunca daha da doğru çünkü yazar –ressamın ya da bestecinin aksine- insanın sürekli içinde olduğu, yaşamını yoğurduğu bir ortamda çalışır. Kafka “Konuşma düşündüğüm her şeyin önemini, ciddiyetini ve hakikatini alıp götürür” demişti. Sanırım birçok yazarın konuşma ve dilin sıradan kullanımları sırasında kaybedilenler konusunda şüpheleri var. İnsanlar bu mesele ile farklı şekillerde başa çıkıyorlar. Bazıları nadiren konuşuyorlar. Bazılar bir gizlenme ve ifşa etme oyunu oynuyorlar, benim de, hiç şüphe yok ki, sizinle oynadığım gibi. İnsanın ortaya koyacağı o kadar çok şey var ki. İnsanın kendini her ifşasında, aynı zamanda kendini gizlemesi de gerekiyor. Yazım edimine hayatını adamak bu birbiri ile uyumlu olmayan ihtiyaçların da dengelenmesini getiriyor. Ama kendini ifade yöntemi olarak yazma edimini çok kaba buluyorum. Şayet yazarken yaptığım şeyin kendimi ifade etmek olduğunu düşünseydim, daktilomu çöpe atardım. Bu düşünce ile yaşanmaz. Yazmak bundan çok daha karmaşık bir eylemdir.

Movius: Bu bizi sizin fotoğraf ile ilgili belirsizliğinize getirmiyor mu? Fotoğraf sizi büyülüyor ama siz onu tehlikeli biçimde basit buluyorsunuz.

Sontag: Fotoğraf ile ilgili sorunun onun çok basit olması olduğunu düşünmüyorum aksine bir görme biçimi olarak çok buyurgan. “Var” olma ile “yok” olma arasında kurduğu denge bir tavır olarak genelleştirildiğinde çok yüzeysel ve kolaycı- ki bu durum artık kültürümüzün bir parçası. Basitliğe karşı değilim. Basitlik ve karmaşıklık arasında diyalektik bir değiş-tokuş var, kendini ifşa etme ile gizleme arasında olduğu gibi. İlk doğru her durumun son derece karmaşık olduğu ve insanın düşündüğü her şeyin de bu sebeple karmaşık olacağıdır. İnsanların herhangi bir konuda –tarihsel bir olay ya da özel hayatlarında olan bir olay olsun- düşünürken yaptığı temel hata olayın ne kadar karmaşık olduğunu görememeleridir. İkinci gerçek ise, insanın algıladığı her karmaşıklığın üstesinden gelemeyeceği ve zeki, olgun, etkili ve kucaklayıcı hareket edebilmenin büyük bir basitleştirmeyi gerektirdiğidir. Bu sebeple bazen karmaşık bir algıyı aşmak için onu unutmanın-bastırmanın, ötesine geçmenin- zorunlu olduğu zamanlar vardır.

Boston Review dergisinin Haziran 1975 sayısında basılmıştır.


S

usan Sontag, 16 Ocak 1933’te New York’ta doğdu, Arizona, Tucson’da büyüdü ve Los Angeles’ta liseye gitti. Lisans derecesini the College of the University of Chicago’da aldı ve lisansüstü eğitimini felsefe, edebiyat ve ilahiyat üzerine Harvard Universitesi ve Saint Anne’s College, Oxford’ da tamamladı.

İçlerinde dört roman, The Benefactor, Death Kit, The Volcano Lover, ve In America; bir kısa hikaye derlemesi, I, etcetera; birkaç oyun, Alice in Bed and Lady from the Sea ve dokuz kurgudışı eser  Against Interpretation ile başlayan ve içlerinde On Photography, Illness as Metaphor, Where the Stress Falls, Regarding the Pain of Others, and At the Same Time da olan dokuz kurgu dışı eser de olan eserlerinin tamamı Farrar, Straus & Giroux tarafından basıldı. 1982’de, FSG A Susan Sontag Reader isimli Susan Sontag üzerine yazılmış makalelerin derlemesini bastı.

Sontag dört uzun metrajlı filmi yazdı ve yönetti: Duet for Cannibals (1969) ve Brother Carl (1971) (her ikisi de İsveç’te yapıldı); Promised Lands (1974) (1973 Ekimi Savaşı süresince İsrail’de yapıldı); ve Unguided Tour (1983), (aynı isimli kısa hikayesinden İtalya’da çekildi. Yazdığı Alice in Bed isimli oyun Birleşik Devletler, Meksika, Almanya ve Hollanda sahneye kondu. Diğer bir oyunu Lady from the Sea İtalya, Fransa, İsviçre, Almanya ve Kore’de sergilendi.

Sontag, ayrıca Birleşik Devletler ve Avrupa’da oyunlar da sahneye koydu. Bu oyunlar arasında 1993 yazında işgal altındaki Saraybosna’da sahnelenen Samuel Becket’in Waiting for Godot isimli oyunu da vardı. Sontag 1993 ve 1996 yılları arasında zamanının büyük bir kısmını Saraybosna’da geçirmişti ve şehrin fahri hemşehrisi olarak seçilmişti.

20 yıldan fazla bir süre boyunca aktif bir insan hakları savunucusu olan Sontag 1987’den 1989 yılına kadar, ifade özgürlüğünü ve edebiyatın gelişimini desteklemek üzere kurulmuş uluslararası bir yazar örgütü olaran PEN’in Amerika Merkezi başkanlığını yürüttü ve başkanlığı süresince mahkum edilmiş ve hapse konmuş yazarlar için bir çok kampanya yürüttü.

Hikayeleri ve deneme yazıları, dünyanın her yanında The New York Times, The New Yorker, The New York Review of Books, The Times Literary Supplement, Art in America, Antaeus, Parnassus, The Threepenny Review, The Nation, ve Granta gibi dergilerde ve gazetelerde yayınlandı. Kitapları otuziki dile çevrildi.

Sontag’ın aldığı ödüller arasında 2003 German Book Trade Barış Ödülü, 2003 Prince of Asturias Ödülü, 2001 Jerusalem Ödülü, In America için National Book Award (2000), ve On Photography için National Book Critics Circle Award (1978) da bulunmaktadır. 1992 yılında, İtalya’da Malaparte Ödülü’nü aldı ve 1999 yılında Fransız hükümeti tarafından Commandeur de l’Ordre des Arts et des Lettres –Edebiyat ve Sanat Alanında Şövalye- ünvanı verildi (yine Fransız hükümeti tarafından 1984 yılında Officier ünvanı verilmişti). 1990-1995 yılları arasında MacArthur gönüllüsü olarak görev yaptı.

Susan Sontag 28 Aralık 2004’te New York City’de yaşama gözlerini yumdu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: